arikan | August 16th, 2008

Uzay Enflasyonu

13.7 milyar yıllık evrenin zaman çizgisinde gösterimi. Sol uçta tahmin edebildiğimiz zamanın başlangıcı, yani Big Bang dediğimiz patlama. Sağ uçta 13.7 milyar yıl sonra biz ve evrendeki mikro dalgaları gözlemleyen bir uydumuz WMAP (Wilkinson Microwave Anisotropy Probe). Kaynak: Evrenin Zaman Çizgisi, NASA

Enflasyon, yani şişme, sadece eknomik değil kozmik ortamda da oluyor. Big Bang teorisine göre evren bu büyük patlamadan beri genişliyor, ve hatta grafikde gördüğünüz gibi son zamanlarda artan “dark energy“lerin itmesiyle genişleme daha da hızlanmış.

Evrenin birden fazla başlangıcı mı var?

Geçtiğimiz günlerde Stephen Hawking bu kozmik enflasyon meselesine, yani evrenin sürekli şişmesine, yeni bir açıklama getirdi.

Yeni Hawking teorisine göre evrenin sadece bir başangıcı yok. Evrenin birden fazla başlangıcı var, ve tarih tüm bu başlangıçların uzantısını birarada yaşıyor.

Dağıtık yapı

Bu yeni teori atomun içinde olduğu düşünülen String Teorisi ile uyumlu. Aynı zamanda da bizim zamanımızın düşünce yapısını destekliyor: dağıtık kaynaklar, dağıtık kontrol, ağlı bağlı üretim. Mesela biyoteknoloji alanında da bir zamanlar DNA’nın hayatın kaynağı olduğu düşüncesi hakimdi (DNA RNA’yı, RNA proteinleri, proteinler bizi yapar). Bu hiyerarşik, merkeziyetçi düşünce, Francis Crick tarafından 50 yıl kadar önce formüle edilmiş merkezden-kitleye bir düşüncedir. Bugün ise “systems biology” denilen bir yaklaşım geçerlidir. Buna göre DNA bir biyolojik ağ sistemi içinde tüm diğer öğelerle aynı seviyede ilişki içerisindedir ve hayat bütün öğelerin birbirleriyle etkileşimi ile ortaya çıkar, herhangi bir merkezden kodlanmaz veya denetlenmez.

Çoklu başlangıç teorisi ne zaman ispatlanır bilinmez ama Hawking’in yakaşımı bugünün düşünce yapısını doğrudan yansıtıyor. Özellikle internet kullanan yeni nesiller için kolayca anlaşılır ve kabul edilebilir bir teori.

Düğümküme'yi zamanında takip edebilmek için öncelikle RSS'den abone olun. Ayrıca bkz RSS nedir, nasıl kullanabilirim?

ogunduz | August 10th, 2008

Google App Engine Üzerinden YouTube’a Nasıl Erişilir?

Bu yazıda Google App Engine kullanarak Türkiye’den erişilebilen YouTube proxy uygulaması nasıl oluşturulur, onu öğreneceğiz. Bu, ucuz reklamlar ve ‘ninja hakaretlerinin’ yer almadığı, sıfır maliyetli ve Google engellenmediği sürece varlığını sürdürecek basit bir uygulama olacak. İki tane çalışan YouTube uygulamasını şuradan (evet Türkiye’den de) görebilirsiniz:

Yazıya “Meet the Sniper” videosu eşliğinde devam ediyoruz :). App Engine YouTube uygulamanın nasıl çalıştığını merak ediyorsanız, okumaya devam edin.

Bu yazının geri kalanını okuyun »

arikan | July 5th, 2008

Askeri Darbe Olursa Nasıl İletişim Kurarız?

Türkiye’de askeri darbe olursa hala Twitter FriendFeed Facebook gibi sosyal web servisleri üzerinden birbirimizle iletişim kurmaya devam edebilir miyiz?

Bir askeri darbe sonucunda tüm özel ve devlet telekom ve internet servis sağlayıcıları kapatılabilir. Böyle bir durumda Türkiye sınırları içinde hiçbir bilgisayar dünyadaki veya Türkiye’deki başka bilgisayara “uzaktan” bağlanamaz. Eposta atılamaz, chat yapılamaz, bankalar çalışamaz, şirketler durur, internet ekonomisi biter, sinir sistemimiz çöker.

“Mesh” yerel ağlar

Ancak böyle bir sıkı yönetim halinde bile kimsenin denetleyemeyeceği şekilde uzaktan iletişim kurmak mümkün. Bunun adı artık internet olmaz ama hala birbirimizle bilgisayarlarımız üzerinden görüşebiliriz. Çözüm “mesh” yerel ağlar oluşturmak.

Şu anda elimizdeki mevcut teknolojiyle (bilgisayar + kablosuz ethernet) mesh yerel ağlar oluşturarak iletişim kurmaya devam edebiliriz. Üstelik böyle kendi kendimize oluşturacağımız dağıtık ağı kimse kolay kolay denetleyemez, yasaklayamaz. Mesh ağlar merkezi bir iletişim ağ yapısı gerektirmez (bkz yukarıdaki üç diyagramdan en sağdaki). Her bilgisayar çevresinde kendisine yakın bilgisayaralara doğrudan bağlanabilir (”peer-to-peer”). Önce kendi apartmanımızdaki bilgisayarlara bağlanırız, sonra sokağımızda diğer bilgisayarlara, sonra mahallemizde, sonra ilçe genelinde, sonra belki de şehrin bir ucundan diğer ucuna… İstanbul’da Büyükçekmece’den atacağınız bir mesaj bilgisayarlardan hoplaya hoplaya taa Sarıyer’deki bir arkadaşınıza ulaşabilir. Böyle şehir boyutunda çalışan ama merkezi bir sisteme ihtiyaç duymayan mesh yerel ağ altyapısı askeri darbe de olsa iç savaş da olsa bağımsız –ya da tümden bağımlı– iletişim kurmamızı sağlayabilir.

Türkiye’de fiilen son askeri darbe 1980 yılında oldu (bkz 12 Eylül belgeseli videosu). O zamanlar henüz yaygın olmayan telefon varolan yegane iletişim teknolojimizdi, gazeteler ve televizyon sadece merkezden kitleye mesaj veren yayın organlarıydı. Kenan Evren’in varolan tek televizyon kanalı TRT’den halka seslenişini ve Hürriyet’in Kenan Evren’li darbe kapağını hatırlayın…

Bugün tüm işimiz gücümüzü internet üzerinden yapıyoruz. Bloglar sayesinde çok kanaldan haber ve görüş alabiliyoruz. Bugün gerçekleşecek bir darbe ve sonrasında gelecek sıkı yönetim şu anda varolan iletişim sistemlerinin kapanmasına veya bir merkezden denetlenmesine yol açarsa, dünya tarihinde görülmemiş bir kaos yaşarız. Darbe gibi uç bir harekete bugün aynı derecede uç karşı hareket mesh yerel ağlar kurmaktır.

İlgili Düğümküme yazıları:

ali | November 7th, 2007

Dağıtımlı Teknik Direktörlük

Her ne kadar son yıllarda hemen her kelimenin sonuna bir “2.0″ ibaresinin eklenmesi can sıkıcı olmaya başladıysa da, dün gördüğüm bir haber “işte futbol 2.0” dedirtti bana…

web2sport.jpg

Haberin hikayesi şöyle: İsrailli girişimci, Web2Sport.com‘un yöneticisi Moshe Hogeg, geçen sene FIFA Dünya Kupası Almanya-Arjantin maçında Lionel Messi’nin ilk 11′de olmadığını görüp hayal kırıklığına uğruyor. Birçok kişi maçtan sonra teknik direktörü suçluyor ve bir kişinin kararının milyonlarca taraftarın hayallerini yıkmasından yakınıyor. Hogeg, bunun üzerine bir şeyler yapmaya karar veriyor ve ilk iş olarak İsrail amatör kümesinde oynayan Hapoel Kiryat Shalom takımını 350.000 € ödeyerek satın alıyor. Sonrasında, web sitesinin ziyaretçilerinin ilk 11′e taktiklere, dizilişlere, hatta web sitesinden yapılan yayın ile anında oyuncu değişiklikleri için oy vermelerini sağlıyor. Sistem kısaca şöyle işliyor:

  • Takımında söz sahibi olmak isteyen kişi web2sport.com sitesine üye oluyor. (yakın zamanda sitenin İngilizce versiyonunun hazır olacağı söylenmiş)
  • Sitedeki istatistiklere göre saha içi diziliş ve taktik seçiyor
  • ‘Yardımcı antrenör’, takımı çalıştırıyor ve en popüler seçimlere göre organize ediyor.
  • Maç esnasında üyeler siteye bağlanıyorlar, oyunu seyrediyorlar ve taktiksel değişiklikler için oy veriyorlar. Yardımcı antrenör, elinde laptop’u ile kullanıcı-taraftarların isteklerini yerine getiriyor.

Normalde 100 kadar izleyicisi olan takım, iki hafta içine Internet’te 8000 kişi tarafından izlenir hale gelmiş. Takımın antrenörü, Internet sörfçülerinin isteklerini yerine getirmek zorunda olmaktan fazla memnun olmasa da böyle bir yeniliğin parçası olmayı ilginç bulduğunu ifade ediyor. “Hapoel Play65 Kiryat Shalom” takımı, son iki maçını kaybetmiş de olsa ilgi gitgide artıyor.

Hogeg, gelecek sene bu fikri ile İngiltere’de yatırım yapmayı, sonraki senelerde de bu işi iyice yaygınlaştırmayı düşünüp milli takımların ileriki yıllarda bu şekilde yönetilebileceğini hayal ederken, biz de aklımızdan acaba başarılı olabilirler mi diye geçiriyor, aynı zamanda da, bu merkezi olmayan, dağıtımlı yönetim modelinin herhangi bir tür topluluğa uygulanmasının verimli olup olamayacağı sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz.

futbolcu.jpg
Harun Farocki’nin documenta 12′de sergilenen, “Deep Play” isimli enstalasyonundan bir kesit

Boran Guney | May 4th, 2007

16 Bit Üzerinden İfade Özgürlüğü Krizi

AACS kodu

Olay, bir hacker’ın yeni nesil HD-DVD’lerin kopyalanmasını kesinlikle engellediği varsayılan AACS (Advanced Access Content System) korumasını kırıp, tüm HD-DVD okuyan makinelerin sahip olduğu 16 bitlik hexadecimal anahtar sayıyı bir forumda paylaşıma açmasıyla patlak verdi.

Çok kısa bir süre içerisinde 70.000 siteye yayılan rakamı yayından kaldırabilmek adına MPAA (Motion Picture Association of America) ve AACS içlerinde Digg.com‘un da bulunduğu yüzlerce siteye DMCA (Digital Millenium Copyright Act) altında “cease & desist”, kapat, kaldır ya da sizi mahvederiz yazıları göndermeye başladı. (Bildiğiniz gibi bu yasanın hükümlerine göre fikri haklarla ilgili herhangi bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda, hangi tarafın haklı olduğuna bakılmaksızın ilk önce söz konusu materyel yayından kaldırılıyor.)

Bu strateji daha ilk baştan başarısız olacağının sinyallerini verdi, AACS’in yazısı üzerine 10 -15 üyesinin sayfasını yayından kaldıran digg.com yönetimi, tepkilerin artması ve anahtarın silindikçe daha çok sayfada belirmesinin ardından, söz konusu sayfaları silmekten vazgeçti ve bir açıklama yayınlayarak MPAA’in avukat ordusuna karşı finansal olarak duramayacaklarını ama eğer kullanıcıların tutumu bu yöndeyse savaşarak batacaklarını duyurdu.

Bu arada kodu yayınlayan web sitesi sayısı 800.000′e ulaştı. Bugün BBC’ye demeç veren AACS başkanı Michael Ayers, gerekirse tüm bu siteleri karşı yasal işlem başlatacaklarını ve hukuk departmanlarının bunun üzerinde çalıştığını söyledi. Eğer gerçekleşirse, bu yasal harekat dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük davası olmaya aday.

ali | March 8th, 2007

İfade Özgürlüğü Yazılımları

Bir yandan Amerikan şirketleri, Internet sansürü konusunda dünyada bir numara olan Çin hükümeti için filtrelemeye yönelik yazılım projeleri geliştirirken, öte yandan buna tepki olarak bağımsız bazı oluşumlar hükümetlerin engellediği sitelerin veya koydukları filtrelerin etrafından dolaşabilecek sistemler geliştiriyorlar. Bu sistemlerin ortak özelliği Internet kullanıcısını anonimleştirmeleri ve istedikleri bilgiye proxy’ler yoluyla ulaşmalarını sağlamaları.

Anonymizer, özel kişilere ve şirketlere satılan bir yazılım iken, şimdi Çin ve diğer politik ve dini nedenlerden Internet’i sansürlenen ülkelere yazılımlarını ücretsiz vermeyi planlıyorlar.

Tor, Cambridge’li bir grup gönüllünün başlattığı bir proje. Çalışma prensibi, kullanıcıların bant genişliklerindeki boşlukları paylaşmak, böylelikle hem kullanıcılara anonimlik sağlamak hem de sansürlenen ülke kullanıcılarının içeriğe dolaylı yoldan ulaşmalarını sağlamak.

psiphon.jpg

Toronto Üniversitesi’nde GPL lisanslı Psiphon projesi de Tor’a benzer bir şekilde çalışıyor. Tor’dan ve Anonymizer’dan ve yine benzer şekilde çalışan Circumventor‘dan bir farkı, özellikle sansüre karşı başlatılmış bir girişim olması. Bu elbette yazılımın okullar gibi bazı içeriğin geçerli olabilecek nedenlerle kısıtlandığı mekanlarda kullanılmasına engel değil. Anonimlik için geliştirildiğinden, Tor; Psiphon ve Circumventor’un aksine, sansürlü ülke dışındaki birinden doğrudan yardım almadan çalışabilse de bu Tor’u IP filtreleme yoluyla daha kolay bloke edilebilir kılıyor.

İlginç olan, Tor ve Anonymizer’ın ABD hükümeti ve ordusu tarafından anonim olarak bilgi toplama ve Ortadoğu’daki askerleri ile bağlantı kurma gibi kullanımlarından ötürü destek almaları. Oysa 10 yıl kadar önce aynı şifreleme teknolojisi teröristler ve kanun kaçakları da kullanabilir korkusuyla ABD tarafından yasaklanmıştı. Şu anda şifreleme ve web’de anonim surf yapma özgürlük araçları olarak görülüyor.

tor-revealed.jpg

Anonymizer, Psiphon ve Tor kullanıcının ulaşmak istediği hedefin gizlenmesi yoluyla çalışıyor. Veriler şifrelenerek özel proxy makinalarına aktarılıyor, sansür uygulanmayan batı ülkelerinde bulunan bu proxy sunucular da içeriği kullanıcıya aktarıyor.

Bu programlar aslında sansür uygulayan ülkeler tarafından engellenemez nitelikte değil. Psiphon ve Anonymizer için hükümetler şu yöntemleri kullanabilir:

  • Hostname’i SSL sertifikasıyla uyuşmayan sitelerin bloke edilmesi (Çin’in IP güvenlik duvarından ziyade Ortadoğu’da kullanılan proxy sunucu sansürlemesi için daha uygun bir yöntem)
  • Konutlara verilen IP aralıklarına yapılan web bağlantılarının bloke edilmesi

Belli açıkları olmalarına rağmen, şu an için bu yazılımların engellenmesi için sansürcü hükümetlerce fazla bir çaba sarfedilmiş değil. Şu an için çok yaygın kullanılmadıklarından fazla önemsenmiyorlar olabilirler. Belki de, bu yazılımların fazla yaygın olmamalarında en büyük etken, ifade özgürlüğünün kısıtlandığı ülkelerdeki insanların, hükümetlerin sansür için gösterdikleri gerekçeleri haklı bulmaları ve sansürü kabullenmeleri.

arikan | January 30th, 2007

Internet’te Açık Kimlik Sistemi

openid.gifInternet servislerine tekrar tekrar kimlik bilgilerinizi vererek üye olmaktan sıkıldıysanız OpenID sistemini kullanabilirsiniz. OpenID ismi üstünde bir açık kimlik sistemi ve açık bir standart olarak gelişiyor. Internet üzerinde bir çok servise tek noktadan, yani tek kullanıcı adı ve şifre ile bağlanmanızı sağlıyor. Bu tip merkezi-olmayan kimlik sistemlerinin temel prensibine göre nasıl bir web sitelerine tek bir adresten ulaşabiliyorsak (örn. http://dugumkume.org) herhangi bir kişi de kimlik bilgilerine aynı şekilde tek bir web adresinden ulaşabilir.

Bunun Microsoft Pasaport’tan veya Google Account’dan farkı kimlik bilgilerinizin şirketlerin kontrolünde değil sizin kontrolünüzde olması. Böylece dijital kimliğiniz cebinizde kalıyor ve Internet’te istediğiniz servise istediğiniz kadar gösteriyorsunuz. OpenID kullanmanın dört yolu var:

  1. Bir OpenID servis sağlayıcısı kullanabilir ve size kendi alan adından sağladığı adresi kullanabilirsiniz (örn. benimadim.openidservisi.com).
  2. Kendi OpenID suncunuzu kendi alan adınızla çalıştırabilirsiniz (örn. benimadim.com)
  3. Üzerinde OpenID kurulu bir sunucu servisine kendi alan adınızı yönlendirebilirsiniz (örn. benimadim.com). Bkz. OpenID sağlayıcılar listesi
  4. Kendi blogunuz kimliğiniz olabilir. Bir OpenID servis sağlayıcısını kendi sitenize yönlendirebilir böylece sonra servis sağlayıcınızı değiştirseniz bile her zaman kendi sitenizin adresini kullanabilirsiniz. Yönlendirme için tek yapmanız gereken sitenize iki satır HTML kod eklemek.

MyOpenID bu açık kimlik sistemini sunan sevislerden bir tanesi. MyOpenID’de bir kere hesabınızı yarattıktan sonra buraya kaydettiğiniz bilgileri istediğiniz ölçüde başka OpenID’li şirketlerin servislerinde kullanabiliyorsunuz. Örneğin ilk defa Yahoo’ya kayıt oluyorsanız yeni bir kayıt yapmıyorsunuz sadece OpenID kullanıcı adınız ve şifreniz ile giriyorsunuz. Ayrıca eski Yahoo çalışanı ve idProxy‘nin yaratıcısı Simon Willison bir gün dev kullanıcı veritabanları tutan sitelerin (Yahoo Google Amazon Ebay) OpenID sunucusu gibi davranacaklarını ve kendi kullanıcılarının farklı servislere girip çıkmalarına izin vereceklerini düşünüyor. Ancak bu hayal hala ülkeler arasında vize-pasaport sisteminin simulasyonu. Halbuki herkesin kendi sunucusuna sahip olması daha insani bir düzen yaratacaktır.

Açık kimlik sistemlerinin ayağa kalkması için Yahoo Google Amazon gibi dev Internet servislerinin de bunu benimsemesi önemli. İlk bakışda bunu neden yapsınlar ki gibi bir soru uyanıyor. Bu dev şirketler hali hazırda milyonlarca insanın bin bir türlü kimlik bilgisine sahipler. Bu kontrolü ellerinden almak ve geri bireylere vermek ancak daha fazla küçük servislerin OpenID kullanması ve sonucunda oluşacak birlikle mümkün olabilir. Bu konu elektronik devlete mi gidiyoruz sorularından çıkıp, elektronik derin devlet nasıl işler sorularına gidiyor. Eğer insani bir Internet servisi işletmek istiyorsanız açık kimlik sistemi kullanın.

Güncelleme
OpenID büyük internet şirketleri tarafından sömürülüyor mu?