arikan | July 16th, 2008

Yeni Radiohead Videosunu MTV Değil Google Yayınlıyor

Yeni Radiohead videosu “House of Cards” Google Code sitesinde yayına verildi. Video üç boyutlu taranmış Thom Yorke profili, üç boyutlu insan ve mekan taramaları animasyonundan oluşuyor. Animasyon boyunca piksel bulutu dediğimiz bir görsellik hakim. Lazer tarama yöntemiyle yapılan videoda uçuşan ve titreyen pikseller böyle şeyleri yeni görenleri ilk bakışta şaşırtıyor. Ancak bu tür görsellikle tanışık olan işlemsel sanatçılar ve tasarımcılar çeşitli email listelerinde ve görüşmelerde bu videoyu ne estetik olarak ilginç ne de yeni bulduklarını belirtiyorlar. Tartışma videonun yapılma tekniğinden verilerinin Google kod deposunda yayınlanmasına kadar pazarlama, teknoloji, estetik, ve etik üzerine gelişiyor.

http://code.google.com/creative/radiohead/

YouTube videoları Türkiye’den gözükmüyor, “House of Cards” videosunu DailyMotion üzerinden izleyebilirsiniz.


Solda Cold Play, sağda UVA’in Colder için yaptığı çalışma.

Yönetmenliğini James Frost’un yaptığı Radiohead videosunda kullanılan görsellik (bkz nasıl yapıldı) daha önce Showstudio ve UVA gibi işlemsel tasarım ve sanat yapan stüdyolarda, Cold Play “Rush of Blood” albümünde kullanılmıştı. Pop yıldızlarının suratının dijitalleştirilmesi ve bilgisayar yönetmleriyle bozulması daha önce mesela Kraftwerk videosunda ve pek çok filmde ve sanat işinde kullanılmıştı. Bilgisayarla portre resim değiştirme bozma estetiğinin literal olarak ilk görüldüğü zaman belki de Andy Warhol’un Debbie Harry’i bir TV şovunda Amiga bilgisayar ile boyaması olmuştur. Bu Tv şovunda Warhol’a daha önce hangi bilgisayarlarla çalıştığı sorulduğunda, Warhol cevap veriyor: “ben herşeyle çalıştım, özellikle bunu bekliyordum.”

Radiohead’in yeni videosunda ilginç olan videonun kendisinden çok kullanılan piksel bulutunun veri olarak Google Code üzerinde yayınlanıyor olması. İster indirip kendi bilgisayarınızda deneyin isterseniz Radiohead etkileşimli java applet‘i kullanarak oynayın görüntüden daha gerçek bir şeye yaklaştığınızı hissedeceksiniz… Bu Radiohead pazarlama kampanyası bariz bir biçimde Google Code deposunu MTV gibi kullanıyor, görsellik fetişzminin yerine kod ve veri fetişizminin geçmeye başladığını onaylıyor.

Daha önce Modest Mouse, Björk, Beastie Boys gibi popüler müzik yıldızları hayranlarına video yapmalarını sağlamış ve üretilen videolardan kendi promosyonlarında faydalanmışlardı. Tahmin edersiniz ki bu tür girişimler kullanıcı tarafından yaratılan içerik (”user generated content”) devrinde yapılmaya başlanmıştır. Bugün Radiohead videoda kullanılan ham tarayıcı verisini yayınlamasıyla ve hayranlarını bu verileri kullanmaya davet etmesiyle pazarlama girişimini bir adım daha ileri götürmüştür. Dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz. Hayranlar emeklerinin karşılığında ne alıyor? Radiohead’in ününden bir parça mı, para mı, sahne arkasında misafirlik, otel odasında yataklık, imzalı poster, beraber fotoğraf mı? Bu yaşadığımız zamanda hangisi zamanınızı kafanızı enerjinizi vermeye eşdeğer olabilir?

İlgili bağlantılar:

* Bu yazıda bağlantı verilen YouTube videoları Türkiye’den görünmüyor olabilir. Türkiye devletinin vatandaşlarına getirdiği bu çağdışı kısıtlamayı bile bile YouTube videolarına bağlantı vermek zorunda kaldım kusura bakmayın.

arikan | June 1st, 2008

Emniyet Tüm Türkiye’yi Dinlemiş Kime Ne, Bizim Hayatımız Sosyal Web’de

Emniyetin, cumhurbaşkanlığı ve genel seçim döneminde güvenlik gerekçesiyle tüm Türkiye’yi dinlediği ortaya çıkmış bu NTVMSNBC haberine göre.

Emniyet birimlerinin 25 Şubat- 25 Temmuz 2007 tarihleri arasında Türkiye genelinde bütün ev ve işyeri telefonları,tüm hatlı cep telefonlarını, SMS mesajlarını, e-mail ve faks yazışmalarını takip ettiği iddia edildi.

Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in 25 Nisan 2007’de Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ne izleme izninin uzatılması için başvurduğu da öğrenildi.

Başvuruda cumhurbaşkanlığı, genel seçim sürecinde, DHKP/C, PKK gibi yasadışı örgütlerin gerekçe gösterilip “izleme izni” istendi.

Güvenlik ile kişisel gizlilik haklarının ihlali arasındaki çizgi politikdir

Yani ideal değildir. Bu yüzden vatandaş ile devlet karşılıklı anlaşmaya varmalıdır. Yani “biz vatandaşlar bu kadar güvenlik istiyoruz bunun karşılığında da şu kadar gizlilik haklarımızı ihlal edebilirsiniz” diye anlaşmaya varmak gerekir. Bunun için ister lobi yap, iste sokakta slogan at, ister blog yaz, ister TBMM’ye git, ister yasa teklifi ver bir şekilde devletle vatandaş arasında bu politik anlaşma yapılmalıdır. Bu anlaşma “muğlak” veya “tek taraflı” bırakılamaz, bırakılırsa haksızlık olur. Bunları bir yerde okuyup öğrenmedim, duruma bakıp akıl yürütmeye çalışıyorum ve kendi düşüncelerimi ifade ediyorum.

Eminyet tüm Türkiye’yi aynı anda izleyip analiz yapabilecek teknolojiye mi sahip?

Teknik olarak eminyetin tüm Türkiye’yi aynı anda dinlemesi ve analiz etmesi nasıl mümkün? Eğer Türkiye’de böyle bir teknoloji varsa biz sade vatandaşların hizmetine (başka amaçlarla) niye açılmıyor? Bu teknolojik kapasite bizden alınan vergilerle geliştirilmişse neden biz de kullanamıyoruz? 70 milyon kişinin gerçek zamanda konuşmalarını, SMS mesajlarını, email ve faks yazışmalarını takip edip analiz edebilen bir sistem Google’da bile yok, bizde varsa neden vatandaşa bir hizmet olarak sunulmuyor? (Bkz: Bilmediğimizi Bilmediklerimiz)

Sosyal web’e hayatımız akıyor

Türkiye’de hal böyleyken internet’de (bkz: Türkiye internet nüfusu 26 milyon), milyonlarca Türkiye vatandaşı sosyal web servislerine hayatını döküyor. Facebook Twitter FriendFeed gibi sosyal web servislerini kullanan kalbur üstü İngilizce ve bilgisayar bilen sınıf hayatını bu servislerin veritabanlarına kaydediyor. Her gün ne yaptığını ne ettiğini, kimi tanıdığını, fotoğraflarını, videolarını, ilgi alanlarını, katıldığı etkinlikleri, bir olay karşısında ne hissetiklerini giriyor sosyal web servislerine (Bkz: Bugün Facebook için ne yaptın?).

Bu veriler tabii ki CIA tarafından rahat rahat gözetlenebiliyor. Kullanım sözleşmelerinde Google da Facebook da devletin sunucularına bakmak istemesi durumunda birşey yapamayacaklarını belirtiyorlar (Bkz: Facebook’da CIA parmağı). Belki bu durum Amerika’da 11 Eylül’den sonra başlayan güvenlik ekonomisinin bir etkisidir (her türlü özel güvenlik servisinin para yapması) belki daha genel kapitalizm evriminin geldiği bir noktadır bilemiyoruz. Ama aynı Türkiye’de emniyetin bizle politik bir anlaşmaya girmeden bizi korumak için bizi izlemesi gibi, biz sosyal web kullanıcıları da kullandığımız servislere politik bir anlaşma yapma fırsatı bulamadan farkında veya farkınfa olmadan herşeyimizi aktarıyoruz. Ne de olsa arkadaşlarımız orada…

Güncelleme

Yargıtay: Ülke genelinde izleme yapılamaz. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Türkiye genelinde jandarma bölgesinde teknik takip yetkisi veren Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını bozdu.

engin | May 1st, 2008

Bugün Facebook için ne yaptın?

Bugün, 1 Mayıs İşçi Bayramı vesilesiyle yeni projemizi yayına verdik. Projenin adı User Labor, yani Kullanıcı Emeği. Başlık ne alaka peki?

Yeni nesil web 2.0 internet servisleri (mesela Facebook, Flickr vs) kullanıcının oluşturduğu içerik (user-generated content) vasıtası ile reklam geliri elde ediyor. Bunun karşılığında kullanıcıya servis veriyor. Yalnız şöyle bir durum var. Bazı kullanıcılar diğerlerine göre daha fazla trafik üretiyor, dolayısıyla Facebook’a Flickr’a daha fazla kazandırıyor (reklamı ne kadar çok görürsen tıklanma şansı o kadar yüksek). Bu şekilde daha fazla değer yaratan kullanıcı daha iyi servis alıyor mu? Ya da bu emeğinin karşılığını alıyor mu? Çoğu zaman cevap hayır.

ULML-logo

Yeni projemiz User Labor, bu probleme odaklanıyor. Kullanıcı emeği karşılığında ne alıyor sorusunu cevaplamak için öncelikle kullanıcının emeğini nasıl ölçebiliriz diye düşünmek lazım. Bu noktada User Labor Markup Language (ULML) devreye giriyor. ULML, bir XML alt spesifikasyonu, yani RSS gibi bir şey. Kullanıcının bir servise ne kadar emek verdiğini ve ne kadar trafik yarattığını kalem kalem hem bilgisayarların hem de insanların okuyabileceği bir şekilde özetliyor. Mesela, Facebook için, kaç arkadaşın var, bağlantıda olduğun gruplar sıkı gruplar mı, kaç foto yükledin, kaç kişi profilini ziyaret etti vs gibi değerler bir ULML dökümanı içinde yer alıyor.

Özetle, ULML dökümanlarının hedefi, ‘ben bu kadar iş yaptım, burada yazıyor, karşılığını isterim‘ dedirtebilmek. Yani, ben bugün Facebook için ne yaptım? Facebook benim için ne yaptı?

Daha fazla bilgiyi User Labor sitesinde bulabilirsiniz.

Ayrıca şu bağlarda da değişik perspektifleri okuyabilirsiniz:

arikan | April 16th, 2008

Yeni Medya mı İşlemsel Sanat mı Kime Ne?

Türkiye’de toplum şok üstüne şok üstüne şok yaşarken neden yeni medya mı işlemsel sanat mı diye uzaydan gelmiş gibi duran bir konuya eğiliyoruz? Neden yeni medya deyince web2.0 dalgasından, Photoshop tekniklerinden, video sanatından bahsetmiyor da ağlı bağlı hayattan, merkezden-kitleye iletişimden, sosyal ağ hortumlamasından, kitlesel ifade özgürlüğü engellemesinden, DNS ayarlarından, temsilsiz demokrasiden, dağıtık iktidardan, medya arkeolojisinden bahsediyoruz. Neden işlemsel kelimesini İTÜ Bilgisayar Fakültesi’ndeki Mikro İşlemciler dersinde kullanıldığı gibi veya Bir Kelime Bir İşlem yarışmasındaki gibi değil de sanat kelimesinin önünde işlemsel sanat diye kullanıp diziyoruz elektronik sivil itaatsizlik, protokollü toplumsal denetim, kitleden-kitleye mesajlaşma, bilgi görselleştirmesi, manevi emek sömürüsü, diyagramlar, tarifeler, tersine stratejiler, ağların savaşı?

Ali Miharbi, Ahmet Atıf Akın, Orton Akıncı ile bu perşembe günü (17 Nisan) Güncel Sanat Tartışmaları Dizisi‘nde konuşacaklarımızı bir iki hafta öncesinden emaillerde tartışmaya başladık. Malum Türkiye’de icat edilmemiş kavramları kullanıyoruz sık sık. Tartıştığımız konuları Türkçe ifade etmek istedğimizden terimlere ve Türkçe’lerine bir süre takıldık, ama sonra bir şekilde içinden çıkabildik.

Uğraştığımız sanat hem yeni nesil teknolojiler hem baki toplumsal olgular üzerinden. Hem Türkiye’de yaşanan şokları konu alıyoruz hem Kaliforniya’da icat edilen yeni teknolojilerin toplumsal etkilerini. Kullandığımız teknikler hem bilgisayar programlaması, hem yemek tarifesi, hem diyagram çizme, hem arkeolojik araştırma olabiliyor. Bu konuşmada herkes kendi işlerinden bir kaç parça sunacak ve sonrasında bu bahsettiğimiz konular çerçevesinde tartışıcaz.

İstanbul’daysanız konuşmaya bekleriz. Tartışmalar dizisi bittiğinde kitap olarak da yayınlanacak. Böyle konuların klasik bir kitaba girecek olması kadar önemli olan diğer şey de internet’ten katılım. Bu yazıya yorum yazın, sorularınızı veya tartışılmasını istediğiniz alakalı konuları önerin tartışmaya alalım. Güncel Sanat Tartışmaları Dizisi’ni Azra Tüzünoğlu hazırlıyor, burdan el sallıyoruz, teşekkürler Azra!

Güncelleme: Mimar Sinan etkinliği bitti, tam da olması gerektiği kafamız daha da karıştı, tartışmaya yorumlarda devam ediyoruz. işlemsel sanat ve yeni nesil medya üzerine çalışıyorsanız veya bu alanla bir şekilde ilgileniyorsanız tartışmaya yorum yazarak katkıda bulunun biz de öğrenelim.

Olayın anonsu şöyle:

Güncel Sanat Tartışmaları Dizisi-8
“Yeni Nesil Medya ve İşlemsel Sanat”

Konuşmacılar
Burak Arıkan + Ali Miharbi + Ahmet Atıf Akın(a.k.a pagan@xurban) + Orton Akıncı

Tarih 17 Nisan 2008 Perşembe
Saat 18:30
Yer Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Beşiktaş Yerleşkesi 208 no’lu derslik

Her bir konuşmacının kendi deneyimleri üzerinden işlemsel sanat ve İnternet teknolojileriyle birlikte çeşitlenip, sürekli yenilenen yeni medya sanatı konularını açımlamayı hedefledikleri konuşmanın ana ekseninde; dağıtık iktidar, kimliksizleşme ve anonimleşme, taktiksel medya, teknoloji ve kontrol, elektronik sivil itaatsizlik, İnternet üzerinden eleştiri&tersine çevirme stratejileri, Türkiye’deki devlet kontrolü ve İnternet protokolleri ilişkisi gibi meseleler tartışılacak. Yeni medya ve galeri mekanı ilişkisi, medya festivalleri, yeni medya kurum ve gösterim alanları da tartışma içeriğinde yer alacak konular arasında.

* Posterdeki görsel Per Wizén tarafından yapılmıştır.

İlgili Düğümküme Yazıları:

arikan | March 11th, 2008

Sosyal Ağ Hortumlaması

Amerikan Internet pazarında hemen hergün yeni bir sosyal akım uygulaması çıkıyor. Bunların arasında önde gidenler “sosyal ağ hortumlaması” yapan servisler. Geçen Düğümküme’de sosyal akım uygulamaları yazısında “toplayıcılar” diye bahsetmiştik bu servislerden. Şimdi daha da odaklanarak hortumlayıcı diyorum –aynen Türkiye’deki banka hortumlama gibi– çünkü bu servisler bir kişinin farklı sosyal web servislerindeki hesaplarının hareketlerini toplayıp bir arada gösteriyor. Yani durağan bir içeriği değil hali hazırda sürekli yenilenen sürekli akan içerik kaynaklarını bir araya getiriyor. Mesela Twitter’a yazdıklarınız, Flickr fotoğraflarınız, Vimeo videolarınız, Facebook status güncellemeleriniz, blogunuz, sosyal imleme servislerindeki hareketleriniz hepsi RSS beslemelerinden toplanıp bir liste olarak gösteriliyor. Bunun “faydası” arkadaşlarınızın normalde dağılmış servislerdeki hareketlerini bir listeden takip etme imkanı sağlaması; sanki bunu bir RSS okuyucudan yapamıyormuşuz gibi…

Silikon Vadisi peygamberlerinin bu sistemleri desteklerken iki genel savı var:

  1. Normalde bir RSS okuyucusundan erişilebiliecek bu bilgileri bir web servisine dönüştürürsek RSS nedir bilmeyen ama sosyal ağ servisleri kullanan kişilere erişebiliriz.
  2. İnsanlar bir iki tıklamada arkadaşlarının toplu beslemelerine ulaşırlar.

İkinci sav bana da iş yapar gibi geliyor, ancak organik değil gerçekten de hortuma ağzını dayamak gibi bir iş. Mesela bir arkadaşımın blogunu takip etmek isterim ama fotoğrafları veya videoları pek umrumda olmayabilir. Bu hareketleri blok blok almak yerine ben kendim daha uzun sürede RSS listemi tek tek hazmederek organik olarak geliştirmeyi ve bakmayı tercih ediyorum. Bu durumda RSS okuyucum bana çok daha kullanışlı geliyor.

Bu hortumcular yetmiyormuş gibi bugün FriendFeedFeed diye bir servis çıktı! Adeta bu durumla dalga geçer gibi hortumlayıcıları hortumlayan bir servis FriendFeedFeed. Haberi öğrendiğim yer TechCrunch’da Arrington yazıyor: tamam anladık.

arikan | March 4th, 2008

Şu Anda Burada Değilsin: “Yeni Nesil Turizm Acentası”

turist-yerinden-etme.jpg

Yeni Nesil Turizm Acentası YOU ARE NOT HERE (.org) bir şehri başka bir şehrin sokakları üzerinden gezdirme servisi veriyor. Mesela Bağdat’tı İstanbul sokakları üzerinden gezindiğinizi düşünün. Acentanın size sağladığı çift taraflı haritayı ışığa tuttuğunuzda İstanbul ve Bağdat sokaklarını üst üste görebiliyorsunuz. Harita üzerinde belirtilen tursitik noktalara vardığınızda duvarda bir yapıştırma görüyorsunuz, üzerindeki telefon numarasını çevirip verilien yer kodunu giriyorsunuz ve telefonda bir turist rehberi size bulunduğunuz noktaya diğer şehirde karşılık gelen noktayı anlatıyor. Mesela Beyoğlu’nda bir köşedesiniz, telefon açtınız, haritaya göre bu köşeye Bağdat’ta karşılık gelen Saddam’ın heykelinin yıkıldığı meydan hakkında rehberlik alıyorsunuz.

bagdad.jpg
taksim.jpg

YOU ARE NOT HERE Mushon Zer-Aviv (İsrail), Dan Phiffer (ABD), Kati London (ABD), Laila El-Haddad (Filistin) tarafından gerçekleştirildi. Mushon’dan bugün öğrendiğime göre şu anda İstanbul’dalar, AkSanat’da yarın (5 Mart Çarşamba) açılacak Başak Şenova‘nın kuratörlüğünü yaptığı KAYITSIZ sergisine katılıyorlar.

YOU ARE NOT HERE projesinin sloganı “Yerinden Edici Turizm Acentası” yani yerel insanları yabancı şehirlerin meta-turistlerine dönüştüyor. Ancak bu projede ilk aklıma takılan şey iki farklı şehrin haritasını nasıl eşleştiriyorlar? Yani referans aldıkları nokta nedir? Beyoğlu’ndaki köşe nasıl Saddam’ın heykelinin yıkıldığı meydana denk geliyor da Bağdat üniversitesinin giriş kapısına denk gelmiyor? Burada kurulan eşleştirme mantığı her neyse tabii ki sanatçının bizi düşündürmek istediği noktadır. Bu nokta biraz daha projenin içinde anlaşılabilir olabilir. Daha önce dijital olarak farklı şehirlerin eşleşmesini görmüştük ancak bu proje psikocoğrafya alanında sağladığı etkileşim ve konumlandırmalarıyla bence farklı bir yerde duruyor. Faklı şehirler arasındaki benzer ve farklı mekanları politik çehresi açısından ele alıyor.

YOU ARE NOT HERE ekibi sonraki gün (6 Mart Perşembe 18:30) AkSanat’da bir konuşma yapacaklar. Konuşmada askeri işgal ve buna direnişin ekseninde mekanın arabulucu yorumunu tartışacaklar.

İlgili bağlantılar

ali | September 27th, 2007

Meta-Markets Üzerine

Geçen gün Burak Arıkan ile, yeni deneysel çalışması Meta-Markets üzerine küçük bir söyleşi yaptık. Meta-Markets, Internet’te kolektif olarak oluşturulan değerlerin pazarlandığı ve incelendiği bir çeşit ekonomik simülasyon olarak görülebilir. del.icio.us, Facebook, flickr, FeedBurner gibi sosyal web sitelerinde, kullanıcılar, bu sitelerde harcadıkları manevi emek sayesinde onlara belirli bir değer katıyorlar; sürekli kullanıcı iseler bu bir değer akışına dönüşüyor. Meta-Markets’ta bu değer, belli kriterlerle ölçülüyor ve kullanıcılar arasında oluşturulan bir borsa sistemi ile, bu sitelerdeki manevi emeklerin hisse senedi olarak alınıp satıldığı, para birimi OPENSTUDIO kullanıcılarının yakından tanıdığı burak (β) olan spekülatif bir pazar oluşturuluyor.

meta-markets-dugumkume.gif
Meta-Markets arayüzünde Del.icio.us Düğümküme bağının hissesi. Bu bağı ilk İlteriş kaydetmiş ve sonra Meta-Markets’ta 200 hissesini (20%) halka arz etmiş. Bu kağıt şu anda yukarıda resimleri görülen 10 hissedar arasında paylaşılıyor.

ali: Meta-Markets ve OPENSTUDIO hem deneysel olmaları hem de sosyal birer ağ oluşturan siteler olmaları nedeniyle acayip bir his yaratıyor bende. Bir yandan çok ilginç ve düşündürücü geliyor, bir yandan da girip müdavimi olmadıkça tam tadını almak güç oluyor.
arikan: Genelde oyun olarak değerlendiriliyor bu işler. Ama gerçeğe olan bağlantıları oyunluktan farklı bir yere koyuyor.
ali: Doğru, belki deneysel ve gerçekçi yanı daha çok ilgimi çektiğinden oyun yönüne fazla kaptıramıyorum kendimi. Bu sitelerde kullanıcı olarak edinilen deneyim de, gerçekle olan bağları yakalamak, üzerinde daha iyi kafa yormak için gerekli. Ama çok sabır gerekiyor - sabırla kastettiğim şey, uzun zaman aktif katılım. Meta-Markets’ta, aktif ve düzenli katılımın gerekliliği daha çok hissediliyor.
arikan: Hmm, evet ama sosyal bir ortam olduğunda sabır diye bir seye gerek kalmıyor, girip takılmak istiyorsun zaten. Meta-Markets’de henüz öyle bir sosyal ortam yok fazla. Facebook’u düşün mesela. Sosyal ilişkilerin içinde olduğu acayip bir ortam, herkes koşa koşa gidiyor.
ali: Aslında hem deneysel hem sosyal ile kastettiğim bununla ilgili belki. Facebook deneysel sayılmaz ama popüler.
arikan: Meta-Markets’in sosyal bir ortam olmasına çabalıyoruz. Bu insanları dürten bir özellik. Şu anda hisselere yorum yazma gibi bir takım araçlar var. Deneysel ve sosyal bir arada.
ali: Buna karşın, Meta-Markets çok daha kült bir şey olabilir mi? Yani Facebook gibi herkesin üye olduğu değil de, yakaladığını hasta eden bir şey demek istedim..
arikan: Hmm.
ali: Potansiyel olarak, Facebook gibi herkese seslenecek bir şey değil ama fikir çok orijinal ve bir hayran kitlesi oluşturma gücü var.
arikan: Evet genelde kullananlar 5 saat takılıyorum filan diyor. Fikir aslında biraz radikal bir pozisyonda. İnsanlara sosyal web servislerinde emek harcadığını hatırlatıyoruz öncelikle. Sonra da bu emekten çıkan değerlerin alıp satılabileceği bir ortam sunuyoruz.
ali: Bu manevi emek konusu da karışık aslında bunun benzerinin klasik medyumlar için düşünülüp düşünülemeyeceği sorusu geliyor. Mesela Lego?
arikan: Hmm evet.
ali: Oyuncak.. Herkes bir şeyler yapıyor ve paylaşıyor.
arikan: Lego Fan Club!
ali: Aynen. Görünürde kimse Lego için çalışmıyor. Ama oyun oynayarak yaptıkları şeyleri fan club’larda paylaşarak ürünün değerini artırıyor.
arikan: Marx ağlardı görse bunları.
ali: İşin içine iletişim girince karışıyor, mesela tek bir faks makinasının hiç bir değeri yoktur ama mesela sen, ben, Dara, hepimiz birer faks makinası alırsak değeri artar.
arikan: Network effect (ağ etkisi) deniyor buna, evet faks en güzel örneği.
ali: Faks örneğinde sadece satın alma var, yani kullandı/kullanmadı seçenekleri; Lego örneğinde ise kullanma biçimi de bir etken. Sosyal ağlarda başka kullanma biçimleri giriyor. Bunlar bağlantılı gibi geliyor bana.
arikan: Tabii bayağı karmaşık ilişkiler var. Facebook’da mesela uygulamaların sosyal ağ üzerinden dağılması acayip bir olay. Facebook bugünün faks makinası. Teknoloji tabii karşılaştırılamayacak kadar daha karmaşık.
ali: Acaba katılan değer karşılığında alınan sosyalleşme ve öztanıtım adil olabilir mi? Facebook’un sahiplerini zengin ediyoruz ama telefon kullanımına benzer bir şekilde iletişim yeteneğimiz ve çevremizdeki insanlara olan bağımız da güçleniyor bu arada.
arikan: Güzel soru. Meta-Markets ile biraz bu karmaşık değerin hesabını yapmaya çalışıyoruz hep beraber. Çünkü hiçbir zaman Yahoo sana Flickr hesabından kaç para yaptığının raporunu vermeyecek. Biz bu değeri Yahoo’dan çıkarmaya çalışıyoruz aslında biraz. En azından deniyoruz.
ali: Belki de Meta-Markets’ta gerçek para dönerse bu gerçek anlamda bir sosyo-ekonomik deneye dönüşebilir.
arikan: Bir süre sonra gerçek paraya geçmeyi planlıyoruz, en azından gerçek parayla bir değişim oranı olmalı döviz TL gibi. Bunu bir anda yapamayız tabi o yüzden şimdi küçük başlayıp zamanla oraya yürüyeceğiz. En ilginç problemlerden biri “sahiplik”. Gerçekten bu hisselere sahip misin? Meta-Markets bunu garanti ettiği gün gerçek paraya geçeceğiz.
ali: Hisselere “gerçekten” sahip olmakla kastettiğin nedir?
arikan: Yani benim Facebook profilimden hisse aldın diyelim. İspatı nerede? O aldığın hisseyle bana bir yaptırımın var mı? Ben bir gün çıkıp gitsem Meta-Markets’dan ne olacak? Ve benzeri sorular var cevaplanması gereken.
ali: Hmm. İşi oyun olmaktan kurtarmak zor bir anlamda… Bunun yanında, bazı getirileri de olduğunu söyleyebiliriz.
arikan: Giderek daha fazla kişi sömürüldüğünü anlayacak, kim bedava çalışmak ister ki? Ancak bu servisler insanların aklına protokol seviyesinde kazınıyor, yani TV çocuklarının kafasına işlenenlere göre çok daha derin işleme var sosyal servislerde. Biz de bu yeni şartlara göre eleştirel sistemler geliştiriyoruz. Meta-Markets ile hedeflediklerimizi yapabilmek için biraz zamana ihtiyacımız var.
ali: Aklıma Facebook’ta 3,7 milyon kullanıcı tarafından yüklenmiş olan Super Wall’ı yazıp diğer Facebook uygulamaları için bir reklam platformu olarak kullanan RockYou geliyor. Oluşturdukları reklam ağı ile diğer Facebook uygulamalarına kullanıcı satıyorlar ve bir kullanıcının şu anki değerini ortalama 0,30$ olarak hesaplamışlar. Bu değerin daha da yükseleceğini tahmin ediyorlar; üstelik bu Facebook’un kendi kârının üzerine eklenen bir miktar. Meta-Markets’da ortaya çıkan değerlerle, bunun benzeri pratikte elde edilen değerlerin örtüşmesi gibi bir kaygın veya ilerisi için böyle bir stratejin var mı?
arikan: RockYou ve benzeri Facebook reklamcıları bizim hedeflerimize ulaşmamıza yardım ediyorlar bir yerde. Daha çok insan Facebook’da kullanırken bir değer ürettiğini görüyor. Bu reklam sistemlerindeki değer hesaplarını da Meta-Markets içindeki formüllerde kullanabiliriz ileride. Silikon vadisindeki genel eğilime göre bu reklamcılardan daha çok çıkacak. Sadece Facebook’daki sosyal ağı üzerinde çalışacak projelere yatırım yapmak amacıyla risk sermaye şirketleri kuruluyor birer ikişer. Ayrıca bir çok mevcut ve yeni servis Facebook’daki başarılı sosyal ağ modellerini kopyalıyor, kopyalacaktır da… Bütün bu gürültünün içinde önemli olan soru şu. Sosyal web servilerini kullanan kişiler verdikleri emeğin karşılığını tam olarak alıyor mu? Bunun cevabı şu: hayır almıyorlar. Biz de bu emeğin ederini görünür hale kılmak için bir sosyal ürünler borsası kurduk ki hepimizin emeği elle tutulur, yani hesabı sorulabilir olsun. Üstelik Meta-Markets’da farklı farklı servislerin ürünlerini açabildiğin için, Greg Smith’in Meta-Markets review’unda yazdığı gibi farklı sosyal ağlar arasında (Flickr ile Facebook ile Delicious v.s) değer alışverişi sağlıyor Meta-Markets. Bu ortamda paha biçilmez bir bilgi türü yaratıyor bence.

arikan | September 25th, 2007

Facebook Sosyetesi

Sosyal sınıflar genelde zenginliğe göre ayrılır. Burjuva ile işçi farklı ortamlarda takılır. Aralarındaki fark ceplerindeki parada, paranın aldığı gömlekte, gömleğin girdiği kulüpte, kulübün kapısındaki kadınlardan ve arabalardan anlaşılır. Dağa kaçmış göle düşmüş diye tekerleme gibi gidiyor ama en azından burjuvazi kelimesinin icat edildiği toplumlarda böyleymiş hayat. Bu sosyal sınıf farklılıkları kendilerini en çok kamusal alanda gösterirmiş. Tabi her toplumun modernleşmesi kendine. Türkiye’de en kamusal alan İstiklal caddesi hem diskodan fırlamışları hem müslüman burjuvaları bir arada barındırır. Aradaki farkı paranın satın alabileceklerinden anlamak mümkün olmayabilir.

Pek çok defa duyduk Türkiye’de İngilizce bilmeyenler ikinci sınıf vatandaş diye. Sınıf ayrımında para değil bilgi ana etken belki de. Internet kullanmayanlar? Google’da arama yapmayanlar? RSS okumayanlar? Blog yazmayanlar? Facebook’a girmemişler?

Kimileri için Facebook bir “teknoloji”, kimileri için hiç bitmeyen bir muhabbet. Arkadaşlarım her zaman orda, yazıyorum, çiziyorum, fotoğraflarda işaretliyorum, kafasına koyun atıyorum, ısırıyorum, içki ısmarlıyorum, duvarına yazıyorum, arkadaşlarına bakıyorum, ekliyorum, çıkartıyorum, virüs gibi dolanıyorum, ordan girip burdan çıkıyorum. Cafede oturuyoruz sanki gelen geçen masaya oturuyor kalkıyor bir muhabbet bazen sanki boğaza nazır bazen kalbur üstü tatlılar söylentiler ekler etekler açıyorum Şamdan dergisi karışıtıyorum sayfaları lüzumlü şeyler 352 arkadaşlı Elif 99 arkadaşlı Hakan ile Laylay’dan çıkarken çeviriyorum Dara’nın 328 arkadaşından 24 tanesi bir partide çeviriyorum Ceren (504) ile Boran (621) hem Darfur’a hem küresel ısınmaya karşı. Düğüm olmuş bir Facebook sosyetesi. Ne avant-garde’ın önde giden Guy Debord’u açıklayabiliyor gösteri sosyetesinden ne simulacaralarla tarif ediliyor bu rivayetler.

Eğer Facebook sosyal bir sınıf farkı yaratıyorsa bu farkı görebileceğimiz kamusal alan neresi?

arikan | August 1st, 2007

Dijital İnanç Turizmi

facebook.gif

Facebook profili olmayan var mı? Amerikan üniversite öğrencilerinin (”college kids”) yüzde 80den fazlası Facebook’da. Dünyada ise Amerikan kültürünü tadmış ülkelerin çocukları hızla Facebook klübüne girmeye başladı. Ben de Facebook’dayım. Peki bunun inanç turizmiyle ne alakası var?

Internet’te bir siteye gittiğimizde orayı ziyaret etmiş oluyoruz. Hatta sitenin istatistiklerine bakıp bugün 2500 ziyaretçi geldi diyoruz. Bir ziyaretçi ne zaman turist olur? Şu üç özellik turist ile ziyaretçi arasındaki farkı belirginleştiriyor:

  1. Turistler normalde yaşamadıkları yerleri ziyaretler ederler.
  2. Turistler boş vakitlerinde (genelde tatilde) ziyaret yaparlar.
  3. Turistler gittikleri yerleri gezerken para harcayarak yerel ekonomiye dışardan para getirmiş olurlar.

Bu özelliklere göre düşünün en son ziyaret ettiğiniz siteleri, hangileri turistik?

Facebook gibi bir sosyal ağ sitesini niye ziyaret ediyoruz? Çünkü arkadaşlarımız orda. O zaman Facebook’da yaşıyor muyuz yoksa Facebook’u ziyaret mi ediyoruz? Eğer yaşadığınızı düşünüyorsanız bir vatandaş, yaşamadığınızı düşünüyorsanız bir turistsiniz (yukarıdaki üç farka göre).

Şimdi biraz daha karmaşık bir kavrama giriyorum…

İnanç turizmi dini sebeblerle yapılana deniyor. Örneğin Mekke, Medine, Efes, Meryem Ananın Evi inanç turizminin en önemli merkezleri. Internet’te inandığınız için gittiğiniz bir site var mı?

İnanç dini olmayabilir tabi. Her inanç din değil midir gibi sorular burada giremeyeceğimiz kadar derin. Ancak inanç inançdır. İnanç turizmi bir yeri inancınız için gezdiğinizde gerçekleşir. Facebook’a inananıyor muyuz? Logosuna mı rengine mi? İkisi de değil. Ordaki insanlara mı? Hayır sadece arkadaşlarımıza inanıyoruz. Arkadaşlarına inanmayan var mı?

Eğer Facebook’da yaşamadığınızı, yani vatandaşı olmadığınızı düşünüyor, sadece ziyaret ettiğinizi düşünüyorsanız inanç turizmi yapıyorsunuz.

Etkin Çiftçi | July 3rd, 2007

Türketici: Bir Nuri Çolakoğlu Önermesi

Vizyoner medya girişimcisi ve DMG üst düzey yöneticilerinden Nuri Çolakoğlu, bundan üç ay önce katıldığı MOMO - İstanbul etkinliğinde yaptığı sunumda yepisyeni bir önermeyle çıkageldi. “ingilizcesi de bir garip bunun zaten” diyerek prosumer‘a “türketici” adını koydu. Gadget’ın türkçe karşılığı hakkında oluşan gündemle de ilişkilendirerek ben de bu önermeyi yazımın başlığına taşıdım. Oysa bu sunumda daha önemli noktalar vardı.

Medyayı yönetenler ne düşünüyor?
Hiç merak ettiniz mi; bir geleneksel-medya yöneticisi, web 2.0 ve prosumer konusunda neler düşünüyor acaba? Kabul etmek gerekir ki Nuri Çolakoğlu geleneksel medyanın en açık fikirli ve girişimci temsilcilerinden biridir. Yani ortak bir dil yakalamanız mümkündür. Bu yüzden söylediklerine kulak vermekte fayda var.

Çolakoğlu prosumer’ı, yani gelişen teknoloji ve ağlı yaşam ışığında hem üreten hem de tüketeni, yeni bir insan türü olarak niteliyor. Buna Time Warner iştiraki olan ve sadece New York haberleri veren katılımcı kanal NY1‘ı örnek gösteriyor.

Mesele Youtube’a gelince rakamlar konuşmaya başlıyor. Kaynağı belirsiz bir araştırmanın 2010 öngörüsüne göre tüm video servislerine 1 milyar 116 milyon video yüklenecek, bu videolar ise 65 milyar kez izlenecek. Kaba bir hesapla üretim(katılım)/tüketim oranının 1/65 olduğunu söyleyebiliriz yani. Hiç de fena sayılmaz değil mi?


Aynı araştırmaya göre 2010 yılında üç büyük video sunucusunun pazar payları: youtube (22.5), MySpace Video (16.5) ve Yahoo! Video (6.9) olacak. Elde edilecek gelir ise 852 milyon dolar.

Televizyonun Demokratikleşmesi

Videolar bir yana, Çolakoğlu internetteki içeriği üçe ayırıyor; profesyonel, iletişim amaçlı ve kişisel. Bunlar bildğimiz şeyler zaten. Ama Nuri Çolakoğlu’nun kişisel içeriği “iletişimdeki demokratikleşme” olarak değerlendirmesi ise bir medya yöneticisinden beklemediğimiz türden açıklamalar.

Televizyonun demokratikleşmesi Çolakoğlu’na göre üç temel süreç yaşadı;

1.Evre : Büyük programcılar evresi (Kimin neyi ne zaman seyredeceğine karar veren büyük programcılar)
2. Evre : Zaman ve yar kayması (Önce VCR, sonra PVR ve TiVO ile başkalarının hazırladığı içeriği kendi seçtiğin yerde ve zamanda izleme olanağı)
3. Evre : Sadece seyretme, sen de yap

Televizyonun demokratikleşmesindeki bir sonraki adım ise IPTV olarak görülüyor. Yalnız Çolakoğlu, IPTV’den bahsederken;

“Özellikle büyük ticari kurumların doğrudan kendi hedef kitleleri ile çok makul bütçelerle doğrudan bağlantı kurmasını ve hedefe yönelik iletişimini geliştirmesini mümkün kılacak bu uygulamanın kısa zamanda yayılması doğal görünüyor.”

şeklinde bir değerlendirmede bulunmuş. Demokratikleşmenin bana çağrıştırdığı şeylerden bir hayli uzak olan bu açıklamaya pek anlam verdiğim söylenemez.

Çolakoğlu’na göre televizyonun demokratikleşmesindeki son adım ise Mobil TV. Çolakoğlu asıl yer kaymasının bu olduğunu söylüyor ve AB Komisyonunun iletişim, medya ve teknolojiden sorumlu Komiseri Vivenne Redding’in bu konudaki yapısal önerilerini aktarıyor.

Sunumun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

İlgili Düğümküme yazıları:


Kapat
E-posta ile paylaş